Ortadoğu Gerçekleri ve İktisat

Published by

on

Öncelikle şunu açıkça belirtmek ve kesinleştirmek gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti için söylenen “ne işimiz var oralarda” tabiri tamamen yanlış bir söylemdir. Zira, Türkiye Cumhuriyeti bölgenin en büyük devletidir ve hem tarihsel hem kültürel sebeplerden madden olmasa da manen olan bitenden sorumludur. O nedenle öncelikle bu bakış açısını anlayabilmemiz gerekiyor.

DSC05634.JPG
Erbil Kalesinde Eşimle Birlikte

Ortadoğu’yu Kafkas dağlarından Basra Körfezine, Kıbrıs’tan Aşgabat’a kadar olan bir çerçeve içine alırsak bu bölgede yaşayan türlü millet ve türlü farklı inanca sahip yaşam tarzını görürüz. Türk, Kürt, Arap, Fars, Süryani, Ermeni, Yahudi ve daha birçokları ile birlikte her birinin çeşitli fraksiyonları. Küçük bir coğrafya için oldukça renkli bir yelpaze. Ayrıca inanç farklılıklarından kaynaklanan ayrılıkları saymıyorum. O konu başlı başına incelenmesi gereken bir vaka.

IMG_1213.jpg
Bakü Haydar Aliyev Meydanında Oğlumla

Tüm bu farklılıkların neticesinde yaşanan her türlü anlaşmazlık ve çatışma ortamında Türkiye bu bölgede yaşayan her birey için bir sigorta ve sığınılacak ilk güvenli liman ise bu bakışa sırt çeviremeyiz. Gerek Osmanlı döneminden kalan ve gerekse mevcut devletimizin tutarlılığından kaynaklanan bir varlık gerçeği göz ardı edilemez. Şurası inkar edilemez bir olgudur ki Türkiye tutarlı bir devlettir. Bütün eksiklere ve sıkıntılara rağmen Türkiye’de devletin varlığını ve düzenini heryerden hissedersiniz. Yazının başında sınırlarını çizmeye çalıştığım Ortadoğu coğrafyasındaki hiçbir ülkede bu denli düzenli ve tutarlı bir otoritenin güvenini hissetmezsiniz.

Bu nedenledir ki her çatışmada ilk sığınılacak ülke Türkiye’dir. Çünkü Türkiye, varlığıyla kudretini hissettirir insanlara. Aksaklıklar olsa da, kanunlarla yönetilir. Belirli bir düzeni ve prensipleri vardır. Yüzyıllara dayanan devlet geleneği vardır. Bu nedenledir ki, kucaklar her fırsatta bölge halkını. Suriye, Irak, İran, Azerbaycan, Bulgaristan, Yunanistan gibi komşu ülkelerin yanında Lübnan, Filistin, Kuveyt ve hatta Suudi Arabistan bile belli etmek istemeseler de göz ucuyla izlerler sürekli Türkiye’nin hamlelerini. Tabi bu güç tedirginlik de verir aynı zamanda karşı tarafta oturanlara.

Hal böyle olunca şefkat ile birlikte sertlik de sergilemek gerekebiliyor zaman zaman. İşte zaten mesele bu sertliği göstermeye başladığınızda açığa çıkıyor. Yo yanlış anlamayı, sertliğin etki etmediğinden bahsetmiyorum. Aksine, bölgede daha sert bir şekilde bulunmak isteyen baş güçlerin de varlığından bahsediyorum. Daha sert olarak bölgede varlık göstermeye çalışan etkenlerin derdi de zaten hükmedebilme ve dolayısıyla kazanç elde edebilme arzusudur. Bölge halkı ise sertlikten ve kudretten rahatsız olmaz. Çünkü bu halk zaten hükmedilmekten başka bir seçenek sahibi olmamıştır tarih boyunca. Bu durumun ne kadar farkında oldukları tartışılabilir belki ama şu su götürmez bir gerçektir ki bu bölgenin maalesef kaderi yönetilmektir.

Osmanlı da burayı yönetmiştir öncesinde ve sonrasında gelen diğer Batılı güçler de. Yönetim anlayışında farklılıklar olsa da günümüzde bile farklı odaklar tarafından yönetildiği bir gerçektir.

Peki Türkiye Cumhuriyeti olarak bizim de buralarda iktidar sahibi olmak istememizin yanlış olduğunu iddaa edebilecek kimse var mıdır? Olmamalı ama bunun için gerekli bazı ön koşullar var. Öncelikle kendi ekonominizi kendiniz kontrol edebiliyor olacaksınız. Varlıklarınızı başkalarının bahşettiklerine bağlamayacaksınız. Mevduatlarınız ve zenginlikleriniz kendinize ait olacak. Borçlanılmış veya bloke edilmiş değerlerden oluşmayacak. Bunu sağlamak için de sürekli olarak ve durmaksızın üreteceksiniz. Üretirken kullandığınız kaynaklarınız da kendinize ait olacak. Dışarıdan parçaları alıp birleştirerek üretmek sizi ekonomik olarak bağımsız yapmaz. Aksine daha da kontrol altına alınırsınız ve ipleriniz daha da gerilir.

Sonrasında ne mi olur? Papaz kaçtı oynamaya başlarsınız ve bir türlü yakalayamazsınız. Yakalasanız da yakalayamazsınız…

 

Yorum bırakın