Uzun zaman oldu yazmadım biliyorum. Maddi, manevi sebepleri var elbette. Ayrıca psikolojik ve sosyolojik etkenleri es geçmemek gerekiyor. Bu süreçte çok gelişmeler oldu Türkiye’de ve dünyada. Bunların hepsini tek bir yazıyla özet geçmenin imkanı yok maalesef.
Türkiye’de ve dünyada yaşanan tüm gelişmelerin en önemli ortak noktasının ulusların ve devletlerin din ve ırk ile ilgili saf tutmaları olduğunu düşünüyorum muhtemelen bir çoğunuz gibi. Milliyet konusu çok kapsamlı ve çeşitli olduğundan bu yazıda din ile ilgili yaklaşımlara değinmek istiyorum. Aslında değerlendirmek istediğim tema dinler arasındaki farklılıklardan ziyade ortak noktalar. Hatta bu ortak noktaların insana verdiği düşünce yapısındaki yanlışlıklar belki de esas konu.
Kısacası işin aslı şu:
Din öncelikli düşünenlerin temel gerçeklikleri kabul etmemesi ile birlikte, karşı tarafta da aynı şey geçerli. Müslüman, Hristiyan, Musevi veya diğer dinlerin ortak söylemleri düşünüldüğünde, bu eksende bakış açısına sahip olanlar hep bilimsel bulguları inkar etme yolunu seçerler. Demek istediğim “bu buluş zaten bizim kitabımızda yazıyordu” söylemi asla değil. Oysa ki kutsal kitaplarda yazanlarla yetinenlerin asıl sorunu tamamen tembellik bana sorarsanız. Ve aslında üzerine çalışıp veri toplayıp değerlendirme yapmadan, bilimsel bulgular kitapta yazıyor diyebilmek de pek mümkün değil benim okuduğum kadarıyla.
En basit örnek yaradılış çelişkisi olsa gerek. Bilimsel bulgular yaradılışın belirli olaylar sonucu gerçekleştiğini ve halen daha bu olayların devam etmekte olduğunu gösteriyor. Dini veriler ise yaradılışın tamamen yaratanın inisiyatifi ile gerçekleştiğini söylüyor. Bu farklılıktan dolayı da dinsel ve bilimsel açıdan farklı sonuçlar elde ediliyor.
Ben şunu diyorum, neden bu ikisi de aslında aynı şeyden bahsediyor olmasın? Yani, bir tepkimenin gerçekleşmesi için uygun elementler ve uygun ortam gereklidir. Bu iki koşul sağlandığında zaten gerisi gelecektir. Peki bu durumda asıl önemli olan bu ortamın oluşturulabilmesi değil mi? Bir anda yaşanan patlama sonrasında bu elementler, uygun ortamları bulduğunda belirli reaksiyonları gerçekleştiriyorlarsa burada önemli olan bu kuralın yada daha bilimsel tabirle bu kanunun yaratılması değil mi?
Uzayda yaşanan yörüngesel hareketlerin sebebi yer çekim gücü olduğuna göre, dini açıdan yerçekimi kanununu inkar etmenin anlamı var mı? Yada bu kanunun varlığı yaratıcının var olmadığına dair kanıt olarak kabul edilebilir mi? Önemli olan bu kuralın çalışabileceği ortam ve cisimlerin varlığı değil mi?
Güneşin milyonlarca yıldır yanıyor olması, belirli bir süreçten geçtikten sonra mevcut koşullarına ulaşmış olması, onun bir gün yok olacağı tahminini geçersiz kılar mı? Zira dini kaynaklarda da kıyamet günü geldiğinde her yerin yok olacağı anlatılmıyor mu? Neden bu güneşin patlaması neticesinde olmasın? Ya da aynı mantıkla yeryüzünün çekirdeği milyonlarca yıldır yanıyor ve bu sayede manyetik bir çekim alanı yaratıyor. Neden kıyamet günü bu çekirdeğin patlaması neticesinde olmasın?
Yeryüzü ve güneş sistemi, Samanyolu Galaksisi içerisinde yer almaktadır. Samanyolu Galaksisi içerisinde milyarlarca yıldız var güneş gibi ve her yıldızın kendi sistemi var güneş sistemi gibi. Ve dahası, kainatta da Samanyolu Galaksisi gibi milyarlarca galaksi var. Ne kadar muazzam olduğunu hayal edebiliyor musunuz? Ancak biz insanoğlu olarak daha en yakınımızdaki Mars’a bile gidemiyoruz. Diğer gezegenlere gidebilmek için ışık hızına çıkabilsek bile vücut yapımız bu hızda seyahat edebilecek dirençte değil. Yani kısacası fiziksel zayıflıklarımız nedeniyle uzay yolculuğu yapamıyoruz. Evrenin büyüklüğü ile ilgili ihtişamı düşünürsek, aslında bir hiçiz. Peki, ilahi kitapların hepsinde cennet ve cehennem, ölümden sonraki hayatımız için adres olarak gösterildiğine göre ve ayrıca, öldükten sonra herhangi bir fiziksel ve nesnel varlık olmayacağımız söylendiğine göre, neden cennet ve cehennem galaksinin ya da evrenin uzak bir noktasında bulunan başka gezegenler olmasın? Fiziksel bir biçimimiz olmayacağına göre, artık uzay yolculuğu yapabilir durumda olabiliriz. Tabi bu durumda oksijen ihtiyacımız da olmayacaktır muhtemelen. Eğer gerçek buysa bu yaratanın varlığını inkar mıdır? Bence aksine yarattıklarının ne kadar büyük olduğunun kanıtıdır.
Gelelim evrim meselesine…
Bilimsel bulgulara göre yeryüzünün yaşı 8 milyar civarında. Yanlış okumadınız. rakamla yazarsak 8.000.000.000 yıldır yeryüzü varlığını sürdürüyor. Tabi bunca yıl boyunca hep aynı formda kalmamış. Çeşitli süreçlerden ve evrelerden geçmiş. Her evrede farklı canlı türleri yaşamış dünya üzerinde. O dönemin iklimsel, fiziksel koşullarına uygun canlılar hayatlarını sürdürmüşler sürecin sonuna kadar. Yeryüzü bir sonraki evreye geçtiğinde ise o zamanın koşullarına uygun canlı türleri yaşamaya başlamış. Ve her seferinde sonra gelen öncekinin bazı genetik özelliklerini de alarak mevcut koşullara uygun şekilde kendi formuna kavuşmuş. Tabi bu dönüşümün ne şekilde olduğu ayrı bir çalışma konusu. Çalışmaların neticesinde net sonuçlar elde edilebilir mi bilemiyorum ancak farklı dönemlerdeki canlıların genetik yapılarında ortak noktalar olduğu aşikar. Dini kaynaklarda hep ilk insan olarak Adem’in yaratıldığı anlatılır. Peki yaşanan bu süreçlerin en sonunda yeryüzünün mevcut koşulları oluştuktan sonra insanın yaratılmış olması ve kendinden önceki yaşam formları ile ortak genetik kodlarının alması neden yaratıcıyı inkar olsun ki? Ölümden sonra fiziksel bir varlığımız olmayacağına göre yaşamdan önce de fiziksel bir varlığımızın olmaması neden şaşırtıcı olsun? Belki de cennetin bulunduğu gezegende yaşarken insanoğlu, cezalandırıldıktan sonra yeryüzünün koşulları oluştuğunda, yeryüzüne gönderildi ve mevcut formunu aldı.
Henüz nasıl bir canlı yaratılır sorusunun cevabını bilemediğimize göre, bu geçişlerin, dönüşümlerin ve formlaşmanın nasıl olduğunu bilmek pek mümkün görünmüyor. Bu nedenle de, ne evrim teorisi Allah’ın varlığını inkar ediyor ne de dini bilgiler evrim teorisinin yanlış olduğunu kanıtlayabiliyor. Elbette bu iki sav birbirinin zıttı değil bence tam aksine birbirini tamamlayan sonuçlar doğuruyor. Tabi doğru bir şekilde değerlendirilip üzerinde çalışılırsa. Yoksa sadece maymunlar zamanla dönüşüp insan oldu demek çok doğru bir yaklaşım olmayabilir. Bunun yerine insanoğlunun maymunla olduğu gibi birçok farklı hayvanla aynı tip genleri paylaştığını söylemek daha doğru bir yaklaşım olacaktır.
Kısacası demem o ki, bence biraz farklı açılardan daha geniş bir şekilde bakmak lazım. Einstein’ın bir lafı vardır pek her yerde yazmayan “Bilimle ne kadar uğraşırsanız, Tanrıya o kadar inanırsınız“.
Yorum bırakın