Kimlik Siyaseti

Published by

on

Türkiye’de artık tüm partiler kimlik siyaseti yapıyormuş. Herkes kendi safını kuvvetlendirmeye çalışıyormuş. Artık Türkiye’de her partinin sabit bir taraftarı varmış ve bu taraftarlar dünya yıkılsa başka partiye oy vermezmiş.

Dün akşam çeşitli TV kanallarında yapılan yorumların genel teması bu ve bu gibi başlıklar altında toplanabilir. Ayrıca şunu da eklemek gerekir ki, Recep Tayyip Erdoğan’ın Ak Parti kurulduğundan beri nasıl çalıştığı ve neler yaptığı, halkın bunları gördüğü ve herseyin farkında olduğu gibi konularda dün akşamın ana temaları arasında sayılabilir.

Sonuç olara, öyle yada böyle, beğenseniz de beğenmeseniz de, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Recep Tayyip Erdoğan kazandı. Kazandı kazanmasına da acaba kazanmasını engellemek mümkün müydü ben onu merak ediyorum. CHP ve MHP ortak hareket ederek aday çıkardı ve bence çok doğru bir hamle yaptı. Seçtikleri adayın muhafazakar ve İslam kültürünü çok iyi biliyor olması da seçimi kazanmak adına bence doğru tercih edilmiş bir profildi. Lakin sıkıntı şuydu ki bu aday siyasetin içinden gelen biri değildi. Zira bu seçimleri kazanacak olan Cumhurbaşkanı, halk tarafından seçilecek olduğu için, artık bürokrat Cumhurbaşkanı döneminin prim yapması pek mümkün görünmüyordu.

Tabi bu noktada, siyasi ve muhafazakar bir aday belirlenmeseydi, iki kökleri zıt partinin anlaşması ve mutabık kalması mümkün olmayacaktı. İkisi de biliyordu ki, AKP seçmeninden oy çalamadıkları sürece seçim kazanmaları mümkün değildi. Bu nedenle de böyle bir aday profilinde anlaştılar. Ama olmadı. Olmaması da sürpriz olmadı.

Peki bu saltanatı indirmek mümkün mü? Çok açık söyleyim, mevcut koşullar değişmediği sürece mümkün değil. Mevcut koşulların değişmesi, CHP yada MHP’nin güçlenmesi demek te değil. Çünkü zaten en güçlü dönemlerini yaşıyorlar. Ancak ve ancak AKP içten bölünürse ve oylar dağılırsa bu devran dönebilir.

Bu tezimi şu şekilde açıklayım:

Türkiye’de 1950 sonrası çok partili hayatın siyasi seçim tarihine bakarsanız, merkez sağ partilerin oy toplamının %50-%60 arası olduğunu, sol oyların da ortalama %25-%30 arasında değiştiğini görürsünüz. Elbette bazı istisnai seçimler vardır 1977 yılı gibi ama bunlar genel tercihleri yansıtmamıştır hiçbir zaman. Sadece tepkisel kalmıştır.

Şu şekilde rakamlara dökmek gerekirse;

1950 (DP %53),

1954 (DP %58),

1957 (DP %48),

1961 (CHP %36, AP %35) “Bu bir istisnadır çünkü 1960 ihtilali sonrası yapılmış bir seçimdir. Ayrıca AP genel başkanı Ragıp Gümüşpala’dır. Henüz Süleyman Demirel sahnede yoktur,

1965 (AP, %53),

1969 (AP, %46), Bu seçim de bir istisna olarak değerlendirilebilir belki ancak Güven Partisi, Millet Partisi ve MHP gibi sağ partilerin oy toplamı %12’dir, Bu durumda sağın toplam oyu %58’dir.

1973 (CHP %33, AP %30), Bu seçimler istisnai olarak kabul edilmemelidir. Çünkü Demokratik Parti ve Milli Selamet Partisinin oy toplamı %24’tür. Yani Sağ oyların toplamı (MHP hariç) Aslında yine %54 olmuştur. Tek fark, birden fazla partiye dağılmıştır oylar.

1977 (CHP %42), Tam anlamıyla istisnai bir seçim olmuştur çünkü AP ve MSP’nin oy toplamı aslında yine 37+8=%45 seviyesine ulaşmıştır ama burda önemli faktör Ecevit başkanlığında ki CHP’nin %40 üzerine çıkması olmuştur.

1983 (ANAP %45), 12 Eylül gölgesinde yapılmış olmasına rağmen sağ oylar ANAP’ta toplanmıştır. kalan sağ oylar da (MHP dahil) MDP’ye gitmiştir. Sol oylar ancak %30 seviyesinde kalmıştır.

1987 (ANAP %36), Referandum ile siyaset yasağı kaldırılan Demirel’in kurduğu DYP, sağ oyları bölmüş ve kendisine %20’lik bir oy çıkmıştır. Yani aslında sağ oylar yine %56’ya ulaşmıştır.

1991 (DYP %27), Diğer sağ partilerin (ANAP (%24), RP(%16)) oylarını da hesaba katarsanız, oylar %67’ye ulaşmıştır. MHP’nin ortalarda olmamasından dolayı, oyları bu partilere dağıldığından toplam miktar artmıştırç. Solda ise SHP ve DSP toplamı %30’da kalmıştır.

1995 (RP %21), ANAP (%20), DYP (%19) olduğunu hesaba katarsanız yine %60 seviyelerine ulaşırsınız.

1999 (DSP %22,19) oy alarak birinci parti olması bu seçimi istisna kılmaz. Çünkü FP (%15), ANAP (%13), DYP (%12) oy alarak sağ oyların seviyesini % 40 seviyesinde tutmuştur. Burdaki tek önemli nokta Öcalan’ın yakalanmasından dolayı MHP’nin oylarının patlama yapması ve %18 seviesine çıkmasıdır.

2002, (AKP %34) Ekonomik kriz sonrası DSP (%1,21), ANAP (%5,13), DYP (%9,54) ve MHP (%8,35) çökmüş geriye sadece AKP ve CHP (%20) kalmıştır. Ancak sağ oylar yine (MHP hariç) %50 seviyesine ulaşmıştır. Sol oylar ise CHP’de toplanmıştır.

2007 (AKP %46)

2011 (AKP %51)

Ve nihayetinde Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de netice değişmemiştir.

Tekrar başa dönecek olursak, kimlik siyaseti yapılıyor artık Türkiye’de söylemi son derece yanlış bir tespittir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yarısı mutaassıp olduğundan oy verirken tamamen bu kriteri ön plana çıkarıyor. Bu nedenle aslında AKP ve Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptıklarından ziyade kendi kollarında güçlü olması onlara bu başarıyı getiriyor.

AKP’nin yaptığı en önemli hamle, sağ oyları bir araya toplayabilecek bir oluşum organize edebilmedi olmuştur. Buna bir nevi koalisyon diyebiliriz. Zamanında Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller‘in, öncesinde Turgut Özal ve Süleyman Demirel‘in yapamadığı yada yapmadığını Recep Tayyip Erdoğan Refah kanadını da kapsayacak şekilde yapabilmiştir.

Peki nasıl yıkılır bu iktidar?

AKP kendi içinde parçalanmadan olmaz, yıkılmaz. Sağ oylar kendi içinde bölünmediği ve dağılmadığı sürece AKP iktidarı devam edecektir. Meseleyi sadece kimlik siyaseti altında incelemek son derece yanlıştır.

Bunu söylemek belki çok acı ama maalesef MHP ve CHP’nin yapabileceği hiçbir şey yok. Zira zaten bence şu anda en güçlü dönemlerini yaşıyorlar. Mevcut oylarının üstüne çıkmaları mümkün görünmüyor. Zaten tarih boyunca da çıkamadılar.

Velhasıl, oy verme kriteleri 40 yıl önce ne ise şu anda da o. İnsanlar kendi yaşam biçimlerine ve maneviyatlarına en yakın olana oy vermeye devam ediyorlar.

Yani kısacası çok partili hayata geçtiğimiz 1950 yılından bu yana aslında değişen hiçbir şey yok…

 

Yorum bırakın